TBMM Başkanı Kurtulmuş'un konuşması şu şekilde:
''Malatya ilimizin çok saygıdeğer yöneticileri, değerli Büyükşehir Belediye Başkanım, saygıdeğer öğretim üyesi arkadaşlarım, sevgili gençler, velhasıl değerli Malatyalı kardeşlerim, hemşehrilerim, hanımefendiler, beyefendiler; ben de hepinize en içten, en kalbi selamlarımı sunuyorum. Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, mağfireti hepimizin ve ülkemizin üzerine olsun.
Bugün bu güzel salonda sizlerle birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ederek sözlerime başlamak isterim. Bu salonda zannediyorum dördüncü konuşmam olacak. Daha evvelki yıllarda da Malatya Üniversitesi'nin açılışı ya da başka programlar dolayısıyla bu salonda birlikte olduk. Aynı şekilde buradaki tıp fakültesinin bünyesinde bazı bölümlerin açılış programlarında da birlikte olduk. Velhasıl İnönü Üniversitesi benim için gayet yakından tanıdığım, gayet yakından takip ettiğim önemli üniversitelerimizden birisidir.
51 yıl geride kalmış. İnönü Üniversitesi'nin kuruluşu dün gibi yakın bir tarihteydi. Artık Türkiye'nin köklü, yerleşik üniversitelerinden birisi. 32 bini aşkın öğrencisiyle büyük bir seviyeye gelmiş vaziyette. Ayrıca tıp alanı başta olmak üzere birçok alanda da önemli atılımları gerçekleştiren bir üniversitemiz. Şimdiye kadar bu üniversitede kuruluşundan bu yana emeği geçen herkese şükranlarımızı ifade ediyorum. Bütün arkadaşlarımızı yürekten tebrik ediyorum.
Ayrıca depremden sonra da iki kez Malatya'ya gelme imkânım oldu. O büyük yıkıntıyı, o fevkalade hüzünlü günleri, o zor günleri yakından biliyorum. Bugün geldiğimde de şunu artık övünerek ifade edebiliriz ki hepinizin gücüyle, Türkiye'nin gücüyle, 86 milyonun gücüyle o büyük yıkıntılardan talih olmuş Malatya'dan bugün artık modern bir şehir haline doğru, yenilenmiş bir Malatya'ya doğru hızla gelişim kaydedildiğini görmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum.
Daha evvel geldiğimizde hiç görmediğimiz yeni şehirlerin, yeni yerleşim yerlerinin, tabiri caizse ilk bölgelerin inşa edilmiş olması da her türlü takdirin üstündedir. Fevkalade büyük bir başarıdır. Şunu da iftiharla ifade ederiz ki bu kadar büyük ve yaygın bir yıkım, herhalde dünyanın başka bir yerinde olsaydı, bu kadar kısa bir süre içerisinde ayağa kalkmak, yeniden, hatta eskiden olduğundan daha iyi bir şekilde yola devam etmek mümkün olmazdı.
Bu vesileyle bir kez daha Malatya depreminde kaybettiğimiz bütün dostlarımıza, bütün kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Ailelerine başsağlığı diliyorum ve bütün Malatya'ya bir kez daha geçmiş olsun. Allah bir daha böyle acı günler, kötü günler göstermesin diye dua ve temenni ediyorum.
Yine Malatya örneğinde, diğer şehirlerimizde de olduğu gibi, bir başka önemli kazanımı daha elde ettik. Depremden sonra millet olarak büyük bir dayanışma örneğini ortaya koyduk. Hem o şehirlerin sakinleri o zor tablonun içerisinde dostluk, dayanışma, kardeşlik mesaisini verdiler hem de ülkemizin dört bir yanından insanlar gelerek burada halkımıza destek oldular. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki depremin ilk anından itibaren dünyanın birçok bölgesinden Türkiye'yi sevenler, insanlık için kalbi atanlar buralara geldiler ve depremzede kardeşlerimize, halkımıza yardım ettiler. Hepsine buradan bir kere daha teşekkürlerimizi ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, müsaade ederseniz bugün mümkün olduğu kadar kısa bir süre içerisinde Türkiye için fevkalade tarihi bir dönüm noktası olan Terörsüz Türkiye ile ilgili geldiğimiz noktayı, gelişmeleri ifade etmek isterim.
Öncelikle herhalde hepimiz kabul ederiz ki Cumhuriyetimizin birinci asrının en yapıcı, en zor, en ağır sorunu terörle ilgili sorunumuzdur. Herhalde büyük bedeller ödenmiş, on binlerce insanımız ölmüş, binlerce insanımız şehit olmuş, Türkiye 3 trilyon doların üstünde büyük bir ekonomik kayba neden olan bir bela ile karşı karşıya kalmıştı. Hatta bunun da ötesinde zaman zaman milletimizin de umutlarının yıkıldığı, Türkiye'de ayrışma, bölünme senaryolarının gündeme geldiği çok zor dönemler geride kalmıştır.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk asrının en zor sorunu olan terör meselesini çözmek için bir yola çıktık ve önemli bir merhaleyi geride bıraktık. İnşallah en kısa süre içerisinde tamamıyla terörün geride kaldığı, buradaki hatıraların, buradaki birikimlerin, müktesebatın sadece bizim için tarihsel bir hafıza niteliği taşıdığı günlere ulaşacağız.
Artık Cumhuriyet tarihimizin ilk asrının en önemli sorununu çözmek için başladığımız bu süreç önümüze yeni bir sorumluluk getiriyor. Nasıl bu en büyük sorunsa, bu sorunun çözülmesi de Cumhuriyetimizin ikinci asrının en büyük projesidir. Bu büyük projede şimdiye kadar emeği geçen herkesi yürekten, canıgönülden tebrik ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, değerli misafirler, saygıdeğer hocalarım; konuşmamı iki bölüme ayıracağım. Birinci bölümde önümüze koyduğumuz ve bugüne kadar getirdiğimiz bu model, Türkiye modeli adını verdiğimiz bir modeldir. Dünyadaki bütün çatışma çözümü örneklerinden ciddi şekilde ayrışan ve bir akademisyen olarak, başından itibaren meselenin içinde olan birisi olarak söylüyorum; bundan sonra da dünyanın birçok üniversitesinde çatışma çözümleri alanında ders olarak okutulacak bir süreci yönetiyoruz. Bu süreç Türkiye modelidir ve bu modelin birkaç temel özelliğini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Altı tane temel özelliği var. Bunlardan birincisi, biz bu yola giderken, başlarken kendi birikimimize, değerlerimize, ülkenin siyasi birikimine, devletin tecrübesine ve hepsinden önemlisi de toplumsal dayanışmamıza güvenerek yola çıktık. Yani Türkiye modeli dediğimiz bu modelin birinci alametifarikası, millî bir model olmasıdır. Başka başkentlerde pişirilen bir yemeği önümüze koyarak onunla Türkiye'nin önüne bir gündem getirilmesi, başka başkentlerin bu konuyla ilgili ne düşündükleri inanın ki hiçbir şekilde bizim için mevzubahis olmadı. Dolayısıyla kendi birikimlerimiz üzerinde başlatmış olduğumuz bu husus, öncelikle Türkiye'nin bizzat kendisine güvenmesinin somut bir sonucudur ve bu bize fevkalade güçlü bir başlangıç nasip etmiştir.
İkinci alametifarikası, siyasetin dar kalıpları içerisine hapsedilecek bir ya da birkaç partinin siyasi projesi olarak gündeme getirilebilecek bir mesele değildir. Bu, öncelikle 86 milyonumuzun her bir ferdini ilgilendiren, siyaset üstü demiyorum, o lafı sevmiyorum ama bizzat dar parti siyasetinin dışında olan bir konudur. Bu özelliğiyle de Türkiye'nin millî bir meselesi olarak yer almıştır.
Bu ana kadar da bütün siyasi partilere, sürece başından beri destek veren bütün toplumsal kesimlere buradan bir kez daha teşekkürü borç biliyorum. Burada hiçbir grup bunu bir siyasi argüman olarak kullanmamış, hiçbir siyasetin tartışma meselesi haline getirmemiştir. Bu sürece destek verenler, sürecin nasıl başarıya ulaşması mümkündür sorusundan yola çıkarak müktesebatında ne varsa onu ortaya koymaya çalışmışlardır. Onun için bu sürecin, Türkiye modelinin ikinci önemli özelliği, dar siyasi parti kalıpları içerisinde düşünülerek yol alınan bir süreç asla olmamasıdır.
Üçüncü önemli meselemiz ise dünyadaki bütün çatışma çözümlerinde mutlaka bir üçüncü göz vardır. Yani diyelim ki İngiltere'de bir örgüt ile İngiliz hükümeti arasında müzakereler devam ederken başka ülkeler üçüncü bir göz olarak kontrol eden, murakabe eden bir güç olarak bulunmuş ya da bazı bölgelerde de sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar üçüncü bir göz olarak bu süreçlere dahil olmuştur. Bu bizim sürecimizin, Türkiye modelinin alametifarikası ise bizde bir üçüncü göz yoktur. Birinci göz de üçüncü göz de bizzat milletin kendisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir.
Bu sürecin bir başka alametifarikası ise sürecin başından itibaren açık, şeffaf ve gerçekten bütün müzakerelerin halkın gözü önünde cereyan etmiş olmasıdır. Bunu sağlamak için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumumuzun hemen hemen her kesiminden çok farklı grupları bir araya getirmiş, bu konuda fikri olan herkesin fikrini Meclis çatısı altında söylemesine gayret gösterilmiştir. Çünkü biliyoruz ki demokrasinin en büyük gücü, en aykırı fikirlerin bile ortak bir zeminde tartışılabilmesidir.
Türkiye modeli bu çerçevede başından itibaren müzakereci demokrasinin en güçlü örneği olarak ortaya çıkmıştır ve Allah'ın izniyle de geldiğimiz noktada büyük bir mesafe kat edilmiştir. Burada herkesin sözüne saygı duymak, bu konuda emek veren herkesin emeğine saygı duymak prensibiyle hareket ettik ve bunun da çok şükür sonuçlarını güçlü bir şekilde aldık.
Türkiye modeli adını verdiğimiz bu modelin beşinci önemli özelliği, alametifarikası, iç huzurumuzu komşularımızın selametinden ayrı tutmamaktır. Yani bu bölgede barışın, huzurun, sükûnetin ve selametin sağlanabilmesi için bölgedeki bütün halkların huzur ve refah içerisinde yaşaması en önemli önceliğimiz olarak gündeme gelmiştir. Bunun için başından itibaren ısrarla bir konuyu gündeme getirdik: Terörsüz Türkiye, aynı zamanda terörsüz bir bölgenin tahkim edilmesi, kurulması demektir.
Bu çerçevede bizim dile getirdiğimiz bu hususlar bölge ülkelerimizde de dikkate alındı. Suriye ve Irak başta olmak üzere komşu ülkelerimizde hem silahsızlanma hem de bölge huzurunun sağlanması konusunda kalıcı adımların atılmaya başlandığını sevinerek görüyoruz. İnşallah ümit ediyoruz ki en nihayetinde bu işler bittiğinde bu bölge halklarının tamamı, Türkler, Kürtler, Araplar, Sünniler, Aleviler, Şiiler, Müslümanlar, gayrimüslimler; herkes huzur ve güven içerisinde yaşayacak, herkes barış ve selamet içerisinde olacaktır.
Dolayısıyla kendi iç huzurumuzu Irak'ın, Suriye'nin ya da diğer bölge ülkelerinin huzurundan ayrı görmedik. Birlikte ortak bir geleceğe gidebilmek için hep birlikte terörsüz Türkiye ve terörsüz bölgenin inşa edilmesini fevkalade önemsedik.
Bu sürecin önemli alametifarikalarından bir diğeri, altıncısı ise ülkemizdeki farklılıkları bir zenginlik vesilesi olarak telakki etmektir. En başta söylediğimiz, "Türk'ün gururu, Kürt'ün onurunu esas almayan hiçbir gelişme bu ülkede sonuç elde edemez." Burada fevkalade tutarlı bir şekilde devam ettik ve bugün geldiğimiz noktada da diyoruz ki Türk'ün istikbali de Kürt'ün istikbali de birbirine aittir ve her iki halk ülkemizin bölünmez bir bütünü olarak varlığını sürdürecektir.
Bu çerçevede bunu sadece bir söylem olarak değil, siyasi ajandamızın merkezine koyarak aramızdaki farklılıkları bir ayrıştırma vesilesi değil, tarihten gelen ve bugün de fevkalade ciddi bir zenginliğimiz olan bir birikimimiz olduğunu bilerek yolumuza devam ettik. İnşallah bu temel altı özelliğiyle ve daha birçok özelliğiyle birlikte Türkiye'ye özgü olan, bize has geliştirilen bu modelin başarıyla sonuca ulaşacağına, model olarak uluslararası literatürde de yerini alacağına canıgönülden inanıyorum.
Birinci sorumuz buydu: Türkiye modeli nedir? İkinci olarak üzerinde duracağım mesele ise daha evvel bu konuyla ilgili birçok kez Türkiye'de yöneticiler birtakım teşebbüslerde bulunmasına rağmen ne yazık ki 50 yıllık süre içerisinde bu konuda müspet bir sonuç elde edilememiştir. Rahmetli Erbakan'ın bu konuyla ilgili adımlar attığını ama sonuç alınamadığını gayet iyi hatırlıyoruz. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımızın 2013-2014 döneminde başbakan iken gerçekleştirdiği fevkalade olumlu teşebbüsler... Geçmişi karıştırıp onları konuşmak istemiyorum ama o zaman Türkiye'yi yönetenler nasıl bu sorunu çözmek istediyse Türkiye'nin içerisinde ve dışında bazı odaklar da bu sorunun çözülmemesi için gayret sarf ettiler.
Biraz daha açık söyleyeyim: Terör baronları ve savaş baronları, Türkiye'nin terörle ayaklarına pranga vurmak istedikleri için bu sorunun çözülmesine müsaade etmediler. Çözülmesi yolunda atılan adımlarda da fevkalade büyük sıkıntılar yaşandı. Rahmetli Özal'ın ve diğerlerinin o dönemde attıkları adımlarda nelerle karşılaştıklarını bilen birisi olarak bunu sadece parantez içerisinde bir mesele olarak gündeminize getiriyorum.
O zamanlar yapılamayanlar nasıl oldu da şimdi yapılabildi? Yine burada da birçok konu var ama müsaade ederseniz burada da altı önemli konunun altını çizmek isterim.
Bunlardan birincisi, devlet aklıyla millet vicdanı buluştu. Bazen devlet aklı başka hareket eder, milletin vicdanı başka istikamette hareket eder. İlk sefer bu konuda, bu konunun çözülmesi noktasında devletin aklıyla milletin vicdanı buluştu.
Milletin vicdanından neyi kast ediyoruz? Müsaade ederseniz bu süreçte yaşadığım iki örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunlardan birisi, Meclisteki komisyon çalışmaları sırasında bir gazi arkadaşımız, gazi derneklerini temsil eden bir arkadaşımız, Meclisteki tören salonunda yaptığımız toplantıda görüşlerini ifade etti. Gözünü çıkarıp, gösterdi. "Ben felce yerde terörle mücadele ederken çatışmada gözümü kaybettim. En sevdiğim arkadaşım kucağında şehit oldu. Ama bu memlekette bir daha anneler ağlamasın, bir daha bu ülkenin insanları ölmesin, bir daha şehitler vermeyelim, gazilerimiz olmasın, bedel ödemeyelim diye ben bu sürece sonuna kadar destek veriyorum, sonuna kadar yanınızdayım." dedi.
Millet vicdanı budur. Kendisi bedel ödemiş olmasına rağmen başkalarının bedel ödemesine razı olmadığı için bunları söylüyor.
Yine iki üç hafta evvel Konya Selçuk Üniversitesi'nin açılış töreninden sonra akşam yaptığımız sivil toplum kuruluşları toplantılarında örnek olarak Gabar'daki geçen sene, 2025 yazında Gabar'daki petrol çıkarma törenlerinden bahsettim. Daha birkaç sene öncesine kadar hiçbir sivil vatandaşın giremediği Gabar'da şu anda 85 bin varili aşkın günlük petrol üretimi yaptığımızı ve tören dolayısıyla yüzlerce, binlerce insanın şenlik içerisinde bir araya geldiğini anlattım.
Toplantıdan sonra bir arkadaşımız geldi, ayağını uzattı. Ayağının altında protez var. Pantolonunu sıyırınca gördük. "Ben," dedi, "o bahsettiğiniz Gabar'da mayına bastım ve gazi oldum. İstiyorum ki artık bir daha o dağlar, o ovalar, o şehirler terörün kol gezdiği yerler olmasın. Kimse gazi olmasın, kimse şehit olmasın, kimse canından olmasın." İşte millet vicdanı dediğim şey budur.
Devletin aklıyla, bir devlet projesi olarak gündeme gelen ve yönetilen bu süreç, milletin vicdanıyla üst üste gelerek fevkalade büyük bir ivme kazandı. Birincisi budur. Şimdi olduğunun cevaplarından birisi budur.
İkincisi, örgüt tarihinde ilk kez silahlı mücadeleyi sonlandırma, silahları bırakma ve örgütün kurumsal kimliğini feshetme iradesini ortaya koydu. 27 Şubat'ta İmralı'dan yapılan açıklamada da daha sonra takiben yapılan diğer açıklamalarda da bu konu bütün açıklığıyla gündeme getirildi. Özellikle örgütün kurucu ideolojisinin artık geçersiz olduğu, reel sosyalizmin sürdürülemez bir ideoloji olduğu örgütün en üst yönetimi tarafından ifade edildi. Ayrıca artık silahlı mücadeleyle Türkiye'de hiçbir sonuç alınamayacağı, bunun doğru bir yol olmadığı ve bunun için de silahlı mücadelenin sona erdirilerek silahsızlanma, silahları bırakma döneminin başlayacağı ifade edildi.
Bu da 50 yıllık PKK tarihinde ilk kez olan bir husustur. İlk kez böylesine bir şekilde örgüt silahsızlanma ve örgütün feshetme iradesini ortaya koymuş. Bu, fevkalade önemli bir gelişmedir.
'Şimdi niye oldu?' sorusunun cevaplarından birisi de küresel ve bölgesel çatışmaların ortaya çıkardığı fevkalade hassas durumdur. Diyebiliriz ki Türkiye'nin merkezinde olduğu bu coğrafya, dünyanın bütün büyük güçlerinin kapışma alanı, bütün büyük orduların gelip fiziki olarak da neredeyse kendisini gösterdiği büyük bir gerilim, hatta çatışma alanı haline gelmiştir.
Somut olarak Rusya ile Ukrayna arasında beş yılı aşkın bir süredir devam eden çatışmalar, İsrail'in üç yılı aşkın bir süredir önce Gazze'ye, sonra bütün Filistin'e yaydığı soykırım teşebbüsü, ardından Amerika ve İran'ın, İsrail'in İran'a başlatmış olduğu savaş ve onun Hürmüz ve Babülmendep'te ortaya çıkardığı çok derin tahribat, bölgemizde fevkalade büyük bir güvensizlik ortamını hâkim kılmıştır.
Diyebiliriz ki içinde bulunduğumuz bu geniş coğrafyanın en temel özelliği istikrarsızlık ve güvensizlik haline dönmüştür. Üst üste bu coğrafyada devam eden bu çatışmalar, açıkçası Türkiye'yi de doğrudan doğruya hedef alan, Türkiye'yi de doğrudan doğruya etkileyen bir gelişme haline gelmiştir.
Buna ilave olarak İsrail'in bölgedeki yayılmacı tutumları, bölgede sadece Filistinlilere karşı değil, sadece Filistin devletinin kurumsal yapısına karşı değil, bölgedeki bütün ülkelere karşı saldırgan tavırları bizim iç cepheyi tahkim etme anlayışımızı güçlendirmiştir.
Şöyle bir hatırlarsanız, bu süre içerisinde İsrail Lübnan'a saldırdı, Irak'a saldırdı, Suriye'ye saldırdı, İran'a saldırdı, Yemen'e saldırdı, Ürdün'e saldırdı, Katar'a saldırdı. Böylesine büyük bir canavarla ilerleyen İsrail'in siyonist iştahının, hiç şüphesiz Nil'den Fırat'a kadar olan coğrafyada bizim bölgemizi de içine alan büyük bir emperyal yayılmacılık hedefi taşıdığı aşikardır.
İşte bütün bu küresel ve bölgesel gerilimlerin ortasında Türkiye'nin istikrarı ve güvenliği sağlamak, bölgesinde ve kendi ülkesinde güvenliği sağlamak önemli önceliklerinden birisi haline gelmiştir. Bunun için de iç kaleyi tamir etme zorunluluğu önümüzde büyük bir gerekçe olarak gelmiştir.
Değerli arkadaşlar, Malatya da nasibini almış olan illerden birisidir. Bu memlekette sadece PKK terör örgütü üzerinden değil, terör ve çatışma baronlarının bu memlekette Alevi-Sünni, sağ-sol çatışmaları üzerinden de ülkemize ne ağır bedeller ödettiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz.
Bir daha Türkiye'nin böyle bir duruma düşmemesi, aramızdaki siyasi fikir farklılıklarının, mezheplerimizin farklı olmasının, etnik kökenlerimizin farklı olmasının bize ayrı aidiyetler değil, zengin bir millî kimlik kazandırması zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Bu gelişmeler, fazlasıyla açığa çıkmış gelişmeler oldu. Beşinci önemli, 'Bu iş niye oluyor?' sorusunun cevabını vereceğimiz mesele ise bölgedeki gelişmelerin Türkiye'nin kararları lehine birtakım hususları da içermiş olmasıdır.
Özellikle Suriye'deki resim değişikliği ile birlikte Suriye'de uzun yıllar süren diktatörlük sona ermiş, yeni yönetimde hem toprak bütünlüğünü korumak hem de oradaki etnik ve mezhebi farklılıkları aynı bünye etrafında toparlamak konusunda bizim de telkinlerimizle kararlı bir şekilde yoluna devam etmiştir. Bugün çok şükür Suriye'nin hem toprak bütünlüğünün korunması hem de farklılıkların bir arada yaşatıldığı yeni bir yapının inşa edilmesi noktasında gelişmeler kaydedilmektedir.
Şüphesiz bunların en başında gelen gelişme de Suriye'deki yeni rejime entegre olma sürecinin başarıyla sürdürülmesidir. Aynı şekilde Irak'ta da Irak'ın kuzey bölgesinde yer alan, PYD, YPG, KCK yapılanmasıyla iç içe olan bazı unsurların ekim ayı başından itibaren Suriye merkez yönetimiyle entegre olması, oradaki bazı silahlı unsurların silahsızlanma sürecini başlatması bizim için fevkalade önemlidir.
Ayrıca Amerika, İran ve İsrail'in İran'a karşı savaşının ilk günlerinde dile getirilen, İran'da rejim değişikliği için bazı unsurların ayaklandırılması projesi İran'ın kuzeyindeki Kürt bölgelerinde uygulanmaya çalışılmış ama o projeden vazgeçilmiş ya da o proje uygulanamaz bir noktaya gelmiştir. Dolayısıyla hemen komşu ülkelerimizde ortaya çıkan bu gelişmeler de Türkiye'nin lehine olan, Türkiye'deki bu terör sürecine destek olan sınırımızın dışındaki gelişmelerdir.
Altıncı önemli mesele ise Türkiye siyasetinin bu konuda göstermiş olduğu üstün performans ve siyasetin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesidir.
Değerli arkadaşlarım, 50 yıllık PKK terörü meselesinin bitirilmesiyle ilgili çabalarda konu hiçbir zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde çözüm aranan bir mesele haline gelmemiştir. İlk sefer bir partimizin, 11 partinin vermiş olduğu destekle Türkiye Büyük Millet Meclisinde komisyon kuruldu. Demin de ifade ettiğim gibi bu komisyon sadece şekli bir çalışma yürütmedi. Muhtevası son derece güçlü, Türkiye toplumunun tamamını kuşatan ve kapsayıcı bir çalışma yürüttü.
Ardından grubu bulunan beş partimizin temsilcileriyle yaptığımız çok yoğun müzakereler sonunda da geçtiğimiz şubat ayında bir komisyon raporu kabul edildi. Komisyon raporu da komisyondaki oylamada 50 milletvekilimizin 47'sinin oyuyla kabul edildi. Ardından da bu sene, 2026'nın 10 Ağustos'unda, Mecliste millî dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine yönelik kanun bu komisyon raporunun doğal bir sonucu olarak kabul edildi. Her partiden 467 milletvekilimizin oyu da kabul yönünde oldu.
Değerli arkadaşlar, bu 467 tesadüfi bir rakam değildir. 467 aslında sadece bir rakam da değildir. 467, millet vicdanının devlet aklına yansımasıdır. Millet bize diyor ki: "Bu sorunu çözün. Buraya kadar getirdiniz, bu sorunu mutlaka çözün, bitirin. Bunun için de siyaset olarak sorumlu kalın, elinizi gövdenizi taşın altına koyun ve bizi, ülkeyi bu meseleden kurtarın." Türkiye siyaseti de bu konudaki kararlılığı ortaya koymuş ve 467 milletvekiliyle birlikte çok önemli bir yolun başlangıcını yapmıştır.
Bütün milletvekili arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum, tebrik ediyorum. Tarih yazdılar. Hepsinden Allah razı olsun.
Şimdi bu altı mesele, 'Niçin şimdi bu meseleyi çözüyoruz?' sorusunun somut ifadeleridir.
Değerli kardeşlerim, raporun hazırlanması Mecliste bir kapıyı aralamıştı. 467 oyla bu yasanın kabul edilmesi ise bir kapıyı sonuna kadar açtı. Önümüzde şimdi yeni bir kapı açılmıştır. Bu kapı barışın, esenliğin, kardeşliğin, birlikte ortak bir geleceğe doğru yürümenin kapısıdır. Artık bundan sonra ülkemizde çok daha güzel günler olacak ve çok daha güçlü bir Türkiye'yi inşallah hep beraber kuracağız.
Şunu da samimiyetle ve açık yüreklilikle ifade etmek isterim değerli arkadaşlar: Mesele ne sadece bir rapor hazırlamak ne de sadece bir yasa çıkarmaktır. Yaptığımız iş bunların çok daha üstünde, çok daha büyük bir meselenin tam da başlangıcıdır. Meclis her hafta yasa çıkarıyor, daha nice yasalar çıkar, daha nice çalışmalar yapılır. Ama buradaki esas siyasi irade, esas milli bir proje olarak devam ettiğimiz mesele şudur: Osmanlı'nın son döneminden itibaren, son 150 yıllık süreç içerisinde emperyalistlerin ortaya koyduğu projelerle bu geniş coğrafya lime lime doğranarak küçük parçalara ayrıldı. Bu küçük parçalara ayrılan coğrafyamızın hemen hiçbir yerinde selamet, sükûnet olmadı.
O dönemden bu yana Sykes-Picot adını verdikleri emperyal proje ile masanın üstüne yatırdıkları haritaları cetvellerle, gönyelerle bölerek halkları birbirlerinden ayırt etmeye çalıştılar. Öyle ki aynı aşiretin tam ortasından sınırı geçirerek aşiretin bir kısmını Türkiye'de, bir kısmını Suriye'de bıraktılar. Öyle oldu ki bir kısmını Irak'ta, bir kısmını Suriye'de bıraktılar. Teyze oğulları, amca oğulları, dayı oğulları, hala oğulları sınırların öte yanında kaldı. Akrabaların arasına düşmanlık koymaya çalıştılar. Türk'ü Kürt'ten, Kürt'ü Türk'ten, Kürt'ü Arap'tan, Arap'ı diğerlerinden ayırt etmeye gayret ettiler. Mezhepler üzerinden ayrıştırmaya çalıştılar.
Ama güçleri yetmedi. Eğer güçleri yetseydi, burada samimiyetle söylüyorum, bir aile meclisinde konuşur gibi söylüyorum; bölmeye çalıştıklarını böler ve sonuç alırlardı. Ama çok şükür bu bölgenin halklarını sınırlarla ayırdılar ama gönüllerini ayıramadılar. Türk'ü Kürt'e, Kürt'ü Türk'e, Kürt'ü Arap'a düşman edemediler ve edemeyecekler.
İşte şimdi biz bu çabamızla çırpınıyoruz, yırtınıyoruz. Bu çabamızla bir şey yapıyoruz: İki asır evvel dağılmaya başlayan geniş coğrafyamızın halklarını bir araya getiriyor, derliyor, toparlıyor ve ortak bir hedefe doğru yönetmek için var gücümüzle mücadele ediyoruz.
Onun için bu mesele bir siyasi partinin meselesi değildir. Bu mesele sadece bir yasa çıkarma meselesi hiç değildir. Bu mesele sadece Türkiye'nin geleceğini değil, bütün bölgenin geleceğini ilgilendiren hayati bir meseledir.
Sözü laf olsun diye söylemedim. Cumhuriyet tarihimizin en ağır meselesi buydu. İkinci asrın da en önemli projesi bu olacaktır ve inşallah eninde sonunda başaracağız. Bu bölge halklarını yeniden birbirinin kardeşi, dostu haline getireceğiz. Bunu söylüyoruz, siz de sağ olun, desteklediğinizi gösteriyorsunuz. Türkiye'de milletimizin kahir ekseriyeti bu konuya destek veriyor. Ancak bu mesele başarılı olmasın diye gayret edenlerin varlığını biliyor ve bu konuda da tedbirli olmaya hepimizi davet ediyorum.
Meselede tedbirli olmak zorundayız değerli arkadaşlar. Bunlardan birisi, provokasyonlara asla fırsat vermemek gerekir. Bu anlamda Türkiye siyasetinin dün Ankara'da İletişim Başkanlığının bir programında konuştum. Orada da medya mensubu arkadaşlarımız vardı. Türk medyasının büyük oranda sağduyulu davrandığını ve bu konudaki sorumluluklarının bilincinde olarak hareket ettiğini biliyorum. Bundan da memnuniyet duyuyorum.
Ancak ola ki düzenleri bozulacak olanlar, hesapları dağılacak olanlar, içeride ve dışarıdaki bazı odaklar, ismini de vererek söyleyeyim, savaş ve terör baronları bu konunun akamete uğraması için ellerinden geleni yapmaya çalışacaklardır. Bunlara karşı uyanık olmak sadece devletin kurum ve kuruluşlarının değil, aynı zamanda kamuoyu vicdanının da uyanık olmasını sağlamak, üniversitelerimizin özellikle bilim üreten yuvalar olarak Terörsüz Türkiye konusundaki dikkatlerini yoğunlaştırmak ve bu konuda uyanık olması gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
Bir diğer önemli mesele ise bundan sonraki süreçte herkesin kullandığı dile dikkat etmesi lazım. Özellikle bu konuyla ilgili kullanılan dilde uca savrulmamak mecburiyetindeyiz. Bunlardan birisi, ayrılıkçı söylemlerin artık Türkiye'de hiçbir şekilde karşılığı yoktur, karşılığı olmayacaktır, olmamalıdır. Artık Türkiye'de kimse ayrılıkçılık konusundaki siyasi fikirlerini güncelleştirerek milletin karşısına çıkamayacaktır. Çünkü birlikte olmanın, barış içerisinde, huzur içerisinde yaşamanın vereceği en önemli şeylerden birisi ortak vatan, ortak medeniyet, ortak millet bilinciyle hareket etmektir.
Bu çerçevede hiç kimsenin ayrılıkçı söylemler kullanmasını istemiyoruz. Herkes bu konuda sözlerine dikkat etsin. Ancak ayrılıkçı söylem kadar tehlikeli olan bir başka söylem de ayrımcı söylemdir. Yani herhangi bir toplum kesimini, herhangi bir etnik mensubiyeti, herhangi bir mezhebi ya da siyasi mensubiyeti aşağılayan, küçük gören, ötekileştiren bir dille konuşmak da Türkiye'nin geleceğine fevkalade büyük zarar verecektir. Onun için diyoruz ki ayrımcılık dili de en az ayrılıkçı dil kadar tehlikeli ve zehirlidir.
Bizim millet olarak tarihimizde aslında hiçbir zaman ayrımcılığın yeri olmamıştır. Değerli hocalarım, sevgili öğrenciler; ortak bir medeniyetten bahsediyoruz. Hayali, farazi bir şeyden bahsetmiyoruz. Gidin kütüphanelerimize, gidin araştırma merkezlerimize. Bu toprakların büyük insanlarından mesela Celaleddin Rumi'yi, Yunus Emre'yi, Hacı Bektaş Veli'yi, onların öğretilerini alın, masanın üstüne koyun. Diğer tarafta Kürt tarafının, bu toprakların büyük insanları Ahmet Hani'yi, İdris-i Bitlisi'yi, Molla Ahmed-i Ceziri'yi ve diğerlerini alın, onların eserlerini masanın üstüne koyun. İnanın ki aynı şeyleri söylemişlerdir. İnsanlığa ait kardeşliği, insanın manevi değerlerini, insanın yüksek şahsiyetini anlatan sözlerle rehberlik etmişlerdir.
Türk'ün de Kürt'ün de mayasını oluşturan ana unsur aynıdır. Bu ana unsur bu topraklarda asla ayrımcı bir dile müsaade etmemiştir. Bu saydıklarım ve daha sayamadığım nice büyük insanlar sadece birliği, kardeşliği, dayanışmayı bize öğrettiler. Onların yolunda devam edeceğiz, onların öğretilerini güncelleştirerek yolumuza devam edeceğiz.
Bizim kitabımızda insanları inancına göre ötekileştirmek yazmaz. Bizim kitabımızda insanları etnik yapısına göre ötekileştirmek yazmaz. Bizim kitabımızda sosyal sınıfımıza göre kendimize bir üstünlük biçmek asla yazmaz. Biliyoruz ki hepimiz Âdem'in soyundan geldik. Allah bizi bir anadan, bir babadan yarattı ve birleşip tanışalım diye kavimlere, milletlere ayırdı. Aramızda hiçbirinin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Ancak Allah katında üstün olan tek kişi, takva sahibi, yani Allah'tan hakkıyla korkandır.
Biz bunu bilip dururken, böylesine büyük bir medeniyete sadece bugün değil, sadece siyasi bir söylem olarak değil, asırlar boyunca sahipken; daha açık söyleyeyim, Anadolu'nun her bir şehrini, her bir kasabasını bu büyük mesele, bu büyük inanç, bu büyük duruş nakış gibi işlemişken bize ayrımcılık da yakışmaz, ayrıcalık da, ayrılıkçılık da hiç yakışmaz.
Allah sözümüzü kuvvetli etsin, bu ülkenin, bu milletin önündeki engelleri kaldırsın. Yakalamış olduğumuz bu fevkalade pozitif ivmeyi nihayete erdirmeyi ve gerçekten çok başarılı bir şekilde sonlandırmayı Cenabıallah nasip etsin. Sözümüz kuvvetli olsun, ufkumuz aydınlık olsun, dostluğumuz baki olsun, kardeşliğimiz daim olsun, ülkemiz dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi olsun.
Hepinize selam ve saygılarımı sunuyorum. Allah'a emanet ediyorum.''
© Copyright 2026 ne var gundem de Tüm Hakları Saklıdır.
Web sitemiz Hibya Haber Ajansı Abonesidir.